"A moment of realization is worth a thousand prayers"

20170313

Yirmi Yedinci Mektup: Stardust


David Bowie'nin 1973 tarihli bir röportajından alıntıdır:

Question: Do you believe in God?

David Bowie's answer: I believe in an energy form, I wouldn't put a––I wouldn't like to––put a name to it.

Question: Do you indulge in any form of worship?

David Bowie's answer: Life. I love life very much indeed.


Üç beton, bir cam duvar. Cam duvarda rüzgârı karşılayan küçük bir aralık. Rüzgâr vahşi. Rüzgârın sesi var. Yüzleri cam duvara dönük rüzgârın sesini dinleyen bir kadın, bir adam. Önlerinde birer bardak ve cam şişeye hapsolmuş berrak sular; adam denizi izliyor, kadın bu satırları yazarken arada bir kafasını kaldırıp denize bakıyor. Rüzgârın sesi akıntıya eşlik ediyor. Adam kırkını aşmış, kadın otuzuna varmamış. İkisi de akıntıdan nasibini almak istiyor. Aynı dünyada, farklı koordinatlarda yaşarken aynı akıntıyı düşlüyorlar. Yıllardır biriktirdikleri her şeyden kurtulmak istiyorlar, ilk adımı biriktirmeyi bırakarak atıyorlar, sıra daha önce biriktirdiklerinden kurtulmaya geliyor.

Bowie's explanation for Alter Ego Ziggy Stardust 


Sevgili okuyucu,

İtiraf ediyorum: Hayatıma son vermeyi mektuplarımın sayısından daha fazla düşledim, ardımda bir not bırakmaktan bile aciz olduğum zamanlar oldu. İstedim. Giderken söyleyecek tek kelimem yoktu, ilk kurtulduğum biriktirdiğim kelimelerdi; lakin gökyüzü vardı, deniz vardı. Aldım onları karşıma, bir güzel sustum. Kelimelerimi onlara hediye ettim, başkalarının sözlerini verdiler benimkilerin yerine. İstemedim. Daha önce hiç rastlamadığım şiirler, anlatılmamış hikâyeler vardı ortada. Kelimelerin bir ucundan tuttum. Tüm gücümle fırlattım denize doğru. Kelimelerin yüzü düştü akıntıya karışırken, sonra anlam buldukları ilk kıyıya doğru yol aldılar.

Hafifledim, yüküm azaldı, ama daha da azalmalıydı. Rüyalarımdan da kurtulmalıydım. Beni kendi zihnime kilitleyen, uykuları bölen rüyalardan kurtulmalıydım. Uzandım kumsala. Kapattım gözlerimi. Daldım uykuya. Bilinçaltımın süzgeci çekildi aradan. Her şey dışarı aktı; zehrine bulandığım, asla var olmayacak hakikatler süzüldü kuma. Başımın etrafında oluşan birikinti beni boğacakmışçasına yükseldi. Özenle yapılmış kumdan bir kale gibiydi koca kafam. Dışarı akan her şey kaleyi sarsmaya başladı, zehir aktıkça kale nemlendi. İlk kez zihnimi alt edecek kadar cesurdum. Yenik düşene kadar, o kale devrilip yerle buluşana, parçaları etrafa saçılana kadar sıktım dişimi. Kale paramparça oldu. Zehrimi akıtıp, kendi yanılsamamdan kurtulmuştum. İlk kez gördüm gökyüzünü, ilk kez dokundum kendime, ilk kez duydum sesimi, arınmıştım.  

Son bir adım kalmıştı; hiç kavuşamayacağım özgürlüğe bir adım daha yaklaşmam için duygusal bağlarıma da veda etmem gerekiyordu. Bugüne kadar biriktirdiğim kaç ben varsa her biriyle vedalaşıp yalnızca içimdeki ben ile kalmam gerekiyordu. Aynaların karşısından kaçar oldum. Aynasız ve insansız bir odada yavaşça benlerden kurtulmaya başladım.  Matruşka gibiydim, lakin o kadar çok katman vardı ki kendime varamayacağımı düşünmeye başladım. Her katmanı çıkardıkça hafiflemek yerine ağırlaştım, gördüklerim karşısında kalbim göğüs kafesimi delmeye kalktı. Ne kadar da başka başkaydım. Ne kadar güzelsem bir o kadar da çirkindim.

Sona yaklaştıkça sakinleşmeye, hafiflemeye başladım. Zahiri görüntülerden kurtulmuş, varlığından bihaber olduğum kendime doğru ilerliyordum. Artık çıkaracak bir matruşka kalmadığında bedenim de yok olmuştu. Ağırlığını hissetmiyordum, parmak uçlarımda dans edebiliyor, yıllardır oradan oraya fırlattığım bu et yığınını parmağımda oynatabiliyordum.

Kendimle tanıştım; zamansız, mekansız, bedensiz kendimle tanıştım. Her an her yerde olabilen, durmaksızın devinen bir ışık huzmesinden ibarettim. O an ilk kez yaşadığımı hissettim, aldığım nefesi iliklerime kadar hissettim, istesem de ölemezdim.


Ölmemek üzere…

No comments: